Kuşburnu

Posted by: doc.alican  /  Category: Şifalı Bitkiler

Kuşburnu

Olgun kırmızı meyveler sonbaharda toplanır. Kurutmak için ortadan yarılır ve çekirdekleri çıkarıldıktan sonra hemen kurumaya bırakılır. İyice kuruduktan sonra mutlaka hava almayan kaplarda saklanmalıdır. Aksi halde etkenliğinin önemli bölümünü yitirir. Bileşim: Bolca C vitamini ve öteki vitaminler (A, B1, B2, K, P); mineraller, meyve asitleri, flavonlar, tanen ve şeker. Çekirdekte ise Vanillin vardır. Etkileri: Besleyici ve güçlendirici, hafif müshil, hafif idrar söktürücü, bağışıklık sistemini güçlendirici, soğuk algınlığı, yüksek ateş. Kullanım alanları: Kuşburnu, doğal C vitamini içeren en değerli kaynaktır. Bu vitamine ihtiyaç duyulduğunda her zaman kullanılabilir. Enfeksiyonlara ve soğuk algınlığına karşı, bedenin savunma sistemlerini güçlendirir. Özellikle ilkbahar kürleri için çok uygundur. Genel güçsüzlüklere ve yorgunluklara karşı kullanılabilir. Kabızlık ve hafif safrakesesi, böbrek ve mesane rahatsızlıklarında rahatlıklar sağlayabilir. Ayrıca, kuşburnunun böbreküstü bezlerini çok olumlu etkileyerek önemli hormonların üretimine destek sağladığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Yurdumuzun bir çok yöresinde yabani gül formatında kendiliğinden yetişmesine rağmen son yıllarda özellikle, GiRESUN ve TOKAT yörelerinde kültüre alınmış dikensiz cinsleri üretilmektedir. Yabani gül gibi çiçek açmakta olup , Temmuz Ay’ından itibaren misket büyüklüğündeki meyveleri olgunlaşmaya başlamaktadır. Dikeni güle nazaran çok az ve zayıf olmakta; kısa budama yapılırsa ,çok güzel bir görünüm vermektedir. Kullanım biçimleri: Bir tatlı kaşığı ince kıyılmış kuşburnu kabuğu, orta boy bir su bardağı dolusu soğuk suya eklenir, hafif ısıda kaynama derecesine kadar ısıtılır, 10 dakika kadar kaynatılır ve süzülür; veya aynı miktar bitki aynı miktar kaynar derecede sıcak suyla haşlanır, 15 dakika demlendikten sonra süzülür. Günde 2-3 bardak kuşburnu çayı yeterlidir. Karışım: Soğuk algınlığı ve gribe karşı, kuşburnu ve ıhlamur çiçeği çok ince kıyılarak eşit oranda karıştırılır. Bir tatlı kaşığı bitki, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar derecede sıcak suyla haşlanır, 10 dakika demlendikten sonra süzülür. Balla tatlandırılıp içine biraz limon sıkılan çay, elden geldiğince sıcak ve yudumlanarak içilir. Günde 2-4 bardak yeterlidir.Uyarı: Çok ender olmak üzere alerjik tepkilere yol açabilir. Çay içimine son verildiğinde bu tepkiler de sona erer. Bilinen başkaca bir yan etkisi yoktur.

Kudretnarı

Posted by: doc.alican  /  Category: Şifalı Bitkiler

Kudretnarı Halk arasında asırlardır mide hastalıklarının baş tedavisi olarak bilinen Kudretnarı bütün tropikal Asya, Afrika ve Hindistan’da yetişen turuncu renkli bir meyvadır. Kolit – Ülser – 12 parmak – Gastrit, Asit fazlası gibi mide-barsak sistemine bağlı tüm hastalıkları kalıcı ve kesin tedavi eder, Karaciğeri destekler, Egzama ve sedefe fayda verir, Yara ve iltihapları giderir, Barsak tembelliğini giderir, Hücre yeniler, Rahim yaralarına fayda verir, Yanık ve yaralara lapası vurulur. Ayrıca yüzyıllardır Ayurveda doktorları Kudretnarını, tip-II diyabetini tedavi etmek için kullanmışlardır. Kudretnarının diyabetlilerde kan şekerini normal düzeylere indirdiği Ayurveda doktorlarının bu bitkiye olan saygınlığını arttırmıştır. Son zamanlarda kudretnarının test tüpü çalışmaları olmuş, HIV ( AIDS’e neden olan virüs ) büyümesini durdurduğu gösterilmiştir. Kudretnarının hastalıklarla savaşan immün hücrelerinin üretimini teşvik eder görünmüştür. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda kudretnarının, kanser tümörlerini kontrol etmede etkili olduğu gösterilmiştir. Aynı zamanda yüksek oranda E vitamini ve kaliteli protein içererek bağışıklık sistemini güçlendirmektedir. Ama esas önemli olan kurutulmuş 1.sınıf extra kaliteli Kudretnarı meyvasının kabuklarının toz hale getirilmiş özü olmasıdır

Kudretnarı

Posted by: doc.alican  /  Category: Şifalı Bitkiler

Kudretnarı

Halk arasında asırlardır mide hastalıklarının baş tedavisi olarak bilinen Kudretnarı bütün tropikal Asya, Afrika ve Hindistan’da yetişen turuncu renkli bir meyvadır.

Kolit – Ülser – 12 parmak – Gastrit, Asit fazlası gibi mide-barsak sistemine bağlı tüm hastalıkları kalıcı ve kesin tedavi eder, Karaciğeri destekler, Egzama ve sedefe fayda verir, Yara ve iltihapları giderir, Barsak tembelliğini giderir, Hücre yeniler, Rahim yaralarına fayda verir, Yanık ve yaralara lapası vurulur. Ayrıca yüzyıllardır Ayurveda doktorları Kudretnarını, tip-II diyabetini tedavi etmek için kullanmışlardır. Kudretnarının diyabetlilerde kan şekerini normal düzeylere indirdiği Ayurveda doktorlarının bu bitkiye olan saygınlığını arttırmıştır. Son zamanlarda kudretnarının test tüpü çalışmaları olmuş, HIV ( AIDS’e neden olan virüs ) büyümesini durdurduğu gösterilmiştir. Kudretnarının hastalıklarla savaşan immün hücrelerinin üretimini teşvik eder görünmüştür. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda kudretnarının, kanser tümörlerini kontrol etmede etkili olduğu gösterilmiştir. Aynı zamanda yüksek oranda E vitamini ve kaliteli protein içererek bağışıklık sistemini güçlendirmektedir. Ama esas önemli olan kurutulmuş 1.sınıf extra kaliteli Kudretnarı meyvasının kabuklarının toz hale getirilmiş özü olmasıdır.

Kişniş

Posted by: doc.alican  /  Category: Şifalı Bitkiler

Kişniş

Maydanozgiller familyasındandır. Anayurdu Akdeniz havzası olup günümüzde birçok yerde ve ülkemizde yabani bitki ya da kültür bitkisi olarak yetişmektedir. 60 cm’ye kadar boylanabilen biryıllık otsu bitkidir. Gövdesi yuvarlak kesitli, boylamasına oluklar halinde çizgili, soluk yeşil renkli ve dallara ayrılan yapıdadır. Bitkinin alt ve üst bölümündeki yaprakları farklı görünüşte olur. Alt yaprakları maydanoz bitkisininkilere benzer.

Hafif tüylü, tuhaf ve pek de hoş olmayan koku taşırlar. Bitkinin üst kesimindeki yaprakları ip gibi ince ama düzgün kesimli ve gene hoş olmayan keskin ve tuhaf kokulu olurlar. Yaz başı ile ortası arasında gevşek şemsiyeler oluşturarak açan, beyaz ya da pembemsi açık mor renkli küçük çiçekleri olgunlaşınca, 2-7 mm. çapında yuvarlak, açık kahverengi tohum kılıfını taşıyan kokulu, kuru meyvelere dönüşür. Bol güneşli yerleri, bitek ve hafif topraklan seven kişniş bitkisi, tohumları sonbaharda ekilerek çoğaltılır. Ancak, çapraz döllenmeyle bitkinin yozlaşması meydana geleceğinden, rezeneden uzak yerlere ekilmesine dikkat edilmelidir.

Kişnişin tohumunu taşıyan meyvesinde nişasta, tanen, şekerler, sabit ve uçucu yağlar bulunur. Uçucu yağında yüksek oranda coriandrol ile düşük oranda geraniol, borneol, pinen, phelladron ve asetik asit vardır.

Kişniş tohumlan pastacılıkta, baharat olarak bazı çorba ile yemeklerin hazırlanmasında, içki endüstrisinde ve kişniş şekerinin yapımında kullanılır. Bazı yerlerde bitkinin körpe yaprakları salata ve güveçte pişen yemeklere katılır. Gövde ve kökü de sebze gibi pişirilip yenir.

Tibbi Etkileri ve Kullanımı

Eski Mısır papirüsleri, Çince ve Sanskritçe metinlerde ve hatta İncil’de sağlığa yararlı etkilerinden övgüyle söz edilen kişnişin, tıbbi etkileri ve bunlardan yararlanma yöntemleri şöyle sıralanabilir:

• Kişniş tohumları içerdiği yağlarla mideyi uyarır; iştahı açar, sindirimi kolaylaştırır ve hazımsızlığa iyi gelir.
• Aynı nedenle mide ve bağırsaklardaki gazı söktürür.
• Aniden başlayan mide ve karın ağrılarını bastırır.
• Özellikle çocuklarda diyareyi kesici etkiler yapar.
• Hafif yatıştırıcı etkisi vardır.

Kişnişin bu etkilerinden yararlanmak üzere, bitkinin çiçek şemsiyeleri yaz sonunda alınır ve tohumlarının olgunlaşması için gölgeli ve havadar yerde bir süre itekletilir. Sonra şemsiyeler başasağı edilerek bir kağıdın üzerine sallanır ve dökülen tohumlan toplanır. Bunlardan ya da piyasadan alınan kişniş tohumlarından 1 tatlı kaşığı kadarı biraz ezilerek 1 bardak kaynar suya dökülür. Kabın üzeri sıkıca kapatılarak 5 dakika süreyle demlendirilir. Bu şekilde elde edilen infüzyon, yemeklerden önce birer bardak olarak içilir. Aynı etkilerinden yararlanmak için, tohumları yemeklerden önce ağızda çiğnenebilir.

Kişniş antiseptik (mikrop kırıcı) etkiler de taşır. Bu etkisinden yararlanmak için yukarıda tarifi verilen infüzyon, akne ya da yaraların üzerine uygulanır.

Familyası: Maydanozgillerden, Doldengeweaechse, Apiaceae

Kişniş tohumu çay, baharat ve natürel ilaç yapımında ve kişniş tohumundan eldeedilne eter yağı aroma tedavisinde ve de baharat olarak kullanılır.

Kişniş maydanozgillerin bir alt grubu olan coriandrealardan olup, bu grupta sadece iki tür mevcuttur. Bunlar yabani ve kültür kişnişi diye ikiye ayrılır. Kültür kişnişide Türk ve Rus kişnişi olarak ikiye ayrılır ve her ikisi de coriandrum sativum’un alt türüdür.

Bu türden Rus kişnişi küçük tohumlu: coriandrumsativum var.

Microcarpum ve Türk kişnişi: coriandrum sativum var. macrocarpum (var. vulgare) diye anılır. Kişnişin MÖ: 1500 yüzyılında Mısırlılar tarafından kullanıldığı ve yine 2. yüzyılda Çinliler tarafından kullanıldığı belgelenmektedir

Kimyon

Posted by: doc.alican  /  Category: Şifalı Bitkiler

Kimyon

Kimyon, mayıs-haziran ayları arasında, beyaz ve pembemsi renkli çiçekler açan, 40-60 cm boyunda, bir yıllık otsu bir bitki. Gövdeleri dik, üstte dallanır. Yaprakları iplik gibi parçalı ve tüysüzdür. Çiçekler şemsiye durumunda toplanmışlardır. Şemsiye, 3-5 saplıdır. Çiçekler beyaz veya pembe renklidir. Meyvesi köşeli, oval şekilli, 4-5 mm boyundadır. Temmuzda meyveler olgunlaşır. Özel kokuludur ve meyveleri sabit ve uçucu yağ, tanen ve reçine taşımaktadır. Midevi, gaz giderici, terletici olarak kullanılır. Ayni zamanda özellikle Kuzey Afrika, Orta Doğu, batı Çin, Hindistan ve Meksika mutfağında çok kullanılan bir baharattır

Tohumlar tüketim için genelde toz haline getirilir. Kimyonun genel olarak en sık yetiştiği yerler: İran, Özbekistan, Tacikistan, Türkiye, Fas, Mısır, Hindistan, Suriye, Meksika ve Şili. Türkiye’de yetiştiği yerler: Ege ve Karadeniz Bölgesinde kültür olarak yetiştirilir. Hindistan’da kimyon jiira olarak, Pakistan/İran’da ziira olarak, batı Çin’de ziran olarak adlandırılır.

Bilimsel sınıflandırma
Alem Plantae (Bitkiler)
Şube Magnoliophyta (Kapalı tohumlular)
Sınıf Magnoliopsida (İki çenekliler)
Takım: Apiales
Familya Apiaceae (Maydonozgiller)
Cins: Cuminum
Tür: C.cyminum

Kimyon nedir, nerde yetişir?

Latincesi Cuminum cyminum olan kimyon, bir yıllık otsu bitkidir, meyvaları için yetiştirilir. Meyvaları baharat olarak kullanılır. Ülkemizde Frenk kimyonu denen, Carum carvi diye bir türü de vardır. Kars bölgesinde bu bitkinin genç dalları çorbalara ve yemeklere koku vermesi için katılır. Kefe Kimyonu denen Laser trilobum borkh, ülkemizde yetişen diğer bir kimyon türüdür. Özellikle çam ormanlarının altında yetişir. Olgun meyvaları baharat olarak kullanılır. Toros dağlarının Mersin/Adana kesiminde yetişen türüne sıra ismi verilir. Adana, Tarsus ve Mersin bölgelerinde baharat olarak kullanılır ve satılır.

Akdeniz bölgesinde tarih öncesinden beri yetişen bir bitki kimyon. Fas, Mısır ve Suriye’nin yanı sıra Hindistan, Meksika, Kuzey Amerika ve Şili de yetiştirilmektedir. Sebzelerde, sakatat, et yemekleri ve içeceklerde kullanılır. Spesifik olarak, Fas ve Ortadoğu ülkelerinde tavuk, keçi eti ve uykuluk terbiyesinde kullanılırken, Hindistan da baharat olarak kullanılmasının yanı sıra, sindirimi kolaylaştırmak için çay gibi demlenir.

Tarihte kimyon

Şu anda en fazla kimyon kullanan ülke mutfakları arasında Hindistan, Fas ve Mesika geliyor. Ancak, milattan önceki dönemde kimyonu en fazla Yunanlılar ve Romalılar kullanmış.

Eski Yunanlıların yemek masalarının üzerinde duran özel bir kimyon kutuları varmış. Kimyonu o denli bol kullanıyorlarmış ki, cimriliği kimyon kullanımıyla tarif eder olmuşlar. Cimri bir insana, ‘kimyon tanesini bölen’ anlamına gelen kyminopristes diyorlarmış! Antik Roma döneminde kimyonun, ‘hırsın ve paranın’ sembolü haline geldiğini de söylemeliyiz. Her şeye hükmeden ve sahip olan Marcus Aurelius’un takma ismi kimyon du. Kral Antonius savurgan insanlara tutumlu olmayı öğretmeye kalkınca bu tutumundan dolayı, o da hakaretten nasibini aldı ve kimyonu ikiye yarar cümlesi onu taklit ve alay eden insanlarca kendisine karşı kullanıldı.

Aşağı yukarı aynı yıllarda kimyon, Doğu Akdeniz ülkelerinde ve özellikle de Nil Nehri’nin yukarı kısımlarında yetiştiriliyordu. Bu sırada sindirimi kolaylaştırmasının yanı sıra, ekmek ve et yemeklerine lezzet vermesi için de kullanılırdı. Kimyonun diğer bir görevi ise vergi ödemek için para yerine geçmesiydi. Ayrıca, meşhur hatip Pliny, öğrencilerine konuşma yaparlarken tenlerine soluk, yüzlerine dikkatli ifade verdiği için kimyon yemelerini tavsiye etmiştir.

Romalıların her yiyecekle kimyonu özgürce kullandıklarını söyleyebiliriz. Öyle ki ‘patina de piris’ isimli bir tür armut tatlının içine bile kimyon koymuşlar. Kabuklu deniz hayvanları için kullandıkları başka bir sos ise, bal, sirke, maydanoz, nane, karabiber ve bol miktarda kimyondan oluşuyormuş.

Keten Tohumu OMEGA

Posted by: doc.alican  /  Category: Şifalı Bitkiler

Keten Tohumu OMEGA-3 ( N-3 )

yağ asitleri içeren besinlerin sağlığımız açısından önemini belgeleyen araştırma sonuçları arttıkça, beslenme uzmanları, doktorlar ve tüketicilerin, balık yağı ve keten tohumuna ilgileri arttı. Bu ürünlere yönelişin artmasındaki diğer önemli unsur da, vücudumuzun üretemediği N-3 yağ asitlerinin, mutlaka dışarıdan besin yoluyla alınmasının gerekliliği. Keten tohumu yüksek oranda çoklu doymamış yağ asitleri, düşük oranda doymuş yağ asidi, yüksek oranda lifle birlikte bol miktarda potasyum, az miktarlarda ise magnezyum, demir, bakır, çinko ve çeşitli vitaminler içerir. 100 gr. keten yağı 13.4 mg. E vitamini, 100 gr. keten tohumu ise yaklaşık 450 kcal. içerir daha uygun sanki. Keten tohumunun amino asit profili soya ununa benzer özellikler gösterir. İçerdiği N-3 yağ asiti oranı, (Omega-6 nın yaklaşık dört katıdır) çözünebilir ve çözünemez liflerce zenginliği ve bir çeşit bitkisel östrojen olan lignanların en zengin kaynağı olması nedeniyle keten tohumu beslenme uzmanları tarafından sıklıkla önerilir. Lignanlar, hormonlara bağlı kanser türlerinde (göğüs, prostat vb.) seks hormonlarına müdahale ederek kansere karşı koruma yapar; tümör hücrelerinin büyümesini engeller. Keten tohumunda bulunan lignanlar birer doğal SERM’dir (östrojeni seçerek alan modülatörler); östrojen kullanımının zararlarından korurken tüm diğer olumlu etkilerinden de yararlanmayı sağlarlar. Örneğin; östrojenin kemiklerde bağlantı kurup büyümeyi sağlamasına izin verirken; hasar verebileceği göğüs ve rahim içi gibi hassas bölgelere girmesine izin vermezler. Fazladan bir hücre büyümesi olmadığında kanser riski azalır. Keten tohumu 100 gramda toplam 240.6 mg. bitkisel östrojen içerirken, birçok diğer gıda maddesinde bu 100 gramda 17 mg.’ı geçmez. İçerdiği lifin yaklaşık olacak üçte ikisi suda çözünemeyen, geri kalanıysa çözünen lif özelliğini taşır. Suda çözünmeyen lifler dışkı yoğunluğunu arttırarak, bağırsak geçiş zamanını azaltarak kabızlığı önleyici, bağırsakları yumuşatıcı etki yaparlar. Keten tohumunda bulunan suda çözünür lifler (mucilage zamkı/sakızı) kan şekeri seviyesini korur, kolesterol seviyesini düşürürler. Beslenmedeki yüksek lif miktarının kanser önleyici etkileri de söz konusudur. Beslenmede ideal yağ asidi dengesini sağlamak için, ana yağımızı tekli doymamış yağ asidi oranı yüksek soğuk sıkım zeytinyağı olarak seçmeli, doymuş ve trans yağları (hidrojene) minimuma indirmeli, tahıla – ekmeğe bağlılığımızı düşürmeli, bol bol yeşil yapraklı gıdalar tüketmeli ve mutfağımızı keten tohumuyla takviye etmeliyiz. Keten tohumu içerdiği alfa-linolenik asit (N-3 yağ asitlerinin en önemli üyesi) açısından besinlerin en zenginidir. Alfa-linolenik asitin bir kısmı, vücutta uzun zincir N-3 yağ asitleri EPA ve DHA ya dönüşürler ki bunlar iyi kolesterolü yükseltir, yüksek tansiyonda düşürücü etki yapar, kanın pıhtılaşma eğilimini azaltır, plazma trigliserid düzeyini, aritmi riskini azaltır. Dolayısı ile alfa-linolenik asitin koroner kalp hastalığı riskini azalttığı tespit edilmiştir. Keten tohumu üzerine yapılan araştırmalar, düzenli keten tohumu kullanımının dolayısı ile alfa linolenik yağ tüketiminin, arterioskılerozun (damar sertliği) gelişmesini önleyebileceğini, iltihabi hastalıklarda olmalı ve oto bağışıklık rahatsızlıklarında etkili olabileceğini göstermektedir. N-3 dengeli beslenmenin kanseri engelleyici özellikleri de tespit edilmiştir. Yağ asitleri dengesinin N-6, doymuş yağ asitleri ve trans yağlar tarafına kayması sadece daha az N-3 tüketmemiz anlamına gelmemekte aynı zamanda bu yağlar, alfa-linolenik yağ asitinin uzun zincir N-3 yağ asitlerine dönüşmesi engelleyerekte vücudumuz N-3 yağ asitlerinden gerekli faydayı sağlamasını engellemiş olurlar. Keten tohumunu doğal ürün dükkanlarından veya aktarlardan temin edebilirsiniz. Tazeliğini anlamak için çimlenip çimlenmediğine bakabilirsiniz, eğer çimlenmiyorsa aldığınız yere iade ediniz. Keten tohumları sert olduğundan dikkatli bir çiğnemede bile yeterince öğütülemeyebilirler, bu da yeterince sindirilmeden vücuttan atılmalarına sebep olur. Öğütülmüş keten tohumunun sindirimi çok daha kolaydır. Keten tohumlarını öğüterek yersek onun şifalı özelliklerinden daha fazla faydalanabiliriz. Keten tohumunu öğütmek için karabiber veya kahve el değirmenleri ya da bu tip tohumları öğütmek için özel olarak üretilmiş elektrikli öğütücüler kullanılabilir (ülkemizde bulunmaktadır). Keten tohumu oda sıcaklığında bir yıl tazeliğini korur. Öğütülmüş keten tohumu ise 30 gün boyunca hava geçirmez kapaklı bir kavanozda buzdolabında saklanabilir. Batıda fırıncılık sektörü tüketicinin talebini karşılamak üzere karışık tahıl ekmeklerine öğütülmüş keten tohumu ekleme yoluna gitmiştir. Öğütülmüş keten tohumu ayrıca hazır karışımlarda (kekler vb), dondurulmuş hamur işlerinde ve hazır eritilerek servis yapılan ürünlerle gıda endüstrisine girmiştir. Ayrıca tavuklara keten tohumu yedirilerek elde edilen N-3 çe zenginleştirilmiş yumurtalar da vardır. Sizler de mutfakta keten tohumunu el altında bulundurarak, onu öğütülmüş halde salatalarınıza, yoğurdunuza, müslinize serpebilir, fırında yaptığınız hamur işlerine katabilir, pilavdan çorbalara, tatlılardan tuzlulara her yemeğinizde kullanabilirsiniz. Günlük 2000 kcal.’ ye eşdeğer besin tüketen bir insan için günde 1 çorba kaşığı öğütülmemiş keten tohumu kullanımı N-3 yağ asitleri kullanımı açısından yeterli katkıyı sağlayacaktır. Yaptığınız hamur işlerinde her bir bardak unun içinden 2 çorba kaşığı un alıp yerine 2 çorba kaşığı öğütülmüş keten tohumu katabilir veya yağca bir değişim yapmak istiyorsanız her 1 ölçü yağ yerine 3 ölçü öğütülmüş keten tohumu katabilirsiniz. Laboratuar çalışmalarında öğütülmüş veya öğütülmemiş tohumların fırında 2 saat boyunca 178 derece sıcaklıkta N-3 yağ asitlerini ve lignanlarını neredeyse hiç yitirmediği tespit edilmiştir. Fakat keten tohumu yağı iyi bir N-3 yağ asiti kaynağı olsa da, tohumdaki lif ve lignanlarını yitirmiştir. Keten tohumu yağının kullanım esnasında ısıya maruz bırakılmaması tavsiye edilmektedir (yemekler piştikten sonra ve salatalarda). Geleneksel tedavide kullanımı Keten tohumu antimantari, antimitoz ve antioksidan özellikler taşır. Keten tohumlarında bulunan müsilaj, bağırsakta su çekip şişerek,mekanik müshil olarak tesir eder. Ketenin bu etkiyi göstermesi biraz zaman alır fakat tahriş yapmama gibi önemli bir avantaja sahiptir. Yine bu özelliğiyle diğer müshillere nazaran daha uzun süre kullanılabilir. Ayrıca içerdiği yağda müshil yapıcı etkiye destek sağlar. Eski Mısırlılar zamanından beri bu amaçla kullanıldığı bilinmektedir. Yine müsilajın yumuşatıcı etkisinden dolayı gastrit, mide ülseri gibi sindirim sistemi tahrişlerinde de kullanılır. Bu amaç için günde bir kez tercihen yatmadan önce 1-2 çay kaşığı tohum yenir, üzerine 2 bardak su içilir. Öksürüğe, nezleye, üşütmeye karşı 1 çorba kaşığı keten tohumu 3 fincan suda 10 dakika kaynatılır; 3-5 dakika bekletilip süzüldükten sonra içilir. Bu çayın buharı burundan teneffüs edilir. Akciğer hastalıkları ve zatürede 80 gr. keten tohumu 40 gr. rezene tohumuna karıştırılarak az sıcak suda lapa yapılır ve iki tülbent arasına konarak göğse ve sırta yerleştirilir. Çıban, gece yanığı ve eziklerin iyileştirilmesinde 80 gr. keten tohumu ile 40 gr ebegümeci lapası yapılarak yaranın üzerine konur. Böbrek ağrısı ve kramplarda iki çay kaşığı keten tohumu 6 fincan suda 10 dakika

Lavanta

Posted by: doc.alican  /  Category: Şifalı Bitkiler

Lavanta

Lavanta ülkemizde, özellikle Akdeniz Bölgesinde süs bitkisi olarak yetiştirilen bir bitkidir. Kendine has hoş kokusundan dolayı parfümeri ve kozmetik endüstrisinde kullanılmaktadır. Ancak, lavanta çiçeğinin karaciğer metabolizmasının sağlıklı çalışması üzerindeki olumlu etkisi ile saç dökülmesine karşı kullanımı onun en önemli iki özelliğidir. Genel karaciğer rahatsızlığı veya karaciğer yetmezliği şikayeti olanların imdadına yetişen bir bitkidir. Lavanta kürü, sirozdan veya alkolden dolayı zarar görmüş karaciğer hücrelerinin rejenerasyonunda (tekrar yenilenmelerinde) veya bu hücrelerin tekrar sağlıklı bir şekilde çalışmaya başlamalarında öylesine etkilidir ki, kürü uygulayan hastaların kısa zamanda almaya başladıkları başarılı sonuçlar, onları şaşırtmaktadır.

Özellikleri: Karaciğer yetmezliği • kronik karaciğer enfeksiyonlarına karşı • Hepatit-B ve Hepatit-C ye karşı • sarılık • saç dökülmesine karşı • vitiligo, sedef ve ileri yaşlarda deride oluşan lekelere karşı • sakinleştirici ve rahatlatıcı (sedatif)

Dikkat!
Hepatit-B veya Hepatit-C den dolayı siroz başlangıcı var ise, bu hastaların lavanta kürüne ilâveten kereviz kürünü de uygulamalarını önemle hatırlatırız. Kereviz kürünü uygularken enginar tüketmeyiniz ve kürünü de uygulamayınız. Aynı şekilde, lavanta kürünü de uygularken ne kereviz ne de enginar kürünü uygulamayınız. Siroz’a dönüşmüş hastalarda alkaline phosphatase (ALP) ve glutamyl transpeptidase (GGT) enzimlerinin seviyeleri yükselmiştir. Sirozun esas nedeni alkol kullanımı olarak, uzun yıllardır birinci sırayı almıştır. Amerika’da 2004 yılında açıklanan araştırma sonuçlarına göre, Hepatit-C virüsüne bağlı siroz birinci sıraya yerleşmiştir. Buna göre Hepatit-C ye bağlı siroz %26, alkole bağlı oran ise %21 olarak açıklanmıştır.

Dünya Sağlık Teşkilatının 1999 yılı verilerine göre tüm dünyada yaklaşık 175 milyon insanın kronik olarak Hepatit-C Virüsü (HCV) ile infekte olduğu tahmin edilmektedir. Her yıl yaklaşık 3.7 milyon insan da HCV ile enfekte olmaktadır. Hepatit-C virüsü denetlenmemiş kan transfüzyonu (kan nakli) ile bulaşmaktadır. Cinsel ilişki ve doğum esnasında da geçiş mümkündür. Tüm bunların dışında sterilize edilmemiş enjeksiyon ve sünnet aletleri de risk oluşturmaktadır. Bunların dışında, temmuz 1992 den önce organ nakli yaptırmış olanlarda da bu risk vardır. Çok sık diyaliz cihazına bağlanmak zorunda olan hastalarda da az da olsa kapma riski vardır. HCV, karaciğerde iltihaplanmaya neden olmaktadır. Hepatit-C virüsü, bazı insanlarda uzun yıllar en küçük bir şikâyete neden olmadığından kişiler bu virüsü kaptıklarının çok geç farkına varmaktadırlar. Hastalığın, siroza, karaciğer kanserine veya karaciğer yetmezliğine dönüşme riski vardır. Bu nedenle, Hepatit-C’nin erken tanısı çok önemlidir.

Lavanta kürü, Hepatit-C hastalarının kullanacağı mükemmel bir destekleyici kürdür. Hemen belirtmekte fayda görüyorum, lavanta kürü, Hepatit-C virüsünü yok etmemektedir. Lavanta kürü Hepatit-C virüsünün aktif hale geçmesini engelleyebilmekte ve neden olduğu karaciğer iltihaplanmasının tedavisinde de mükemmel destekleyici rol oynamaktadır. Karaciğer metabolizmasının sağlıklı bir şekilde çalışmasını düzenleyerek, virüsün faaliyete geçmesini önemli ölçüde bastırmaktadır. Günümüzde henüz bu virüsü yok edecek herhangi bir tedavi yöntemi mevcut değildir. Bilinen bir diğer noktada şudur, Hepatit-C, altta yatan başka bir karaciğer hastalığını da artırmakta ve ağırlaştırmaktadır. Bu virüsün en önemli özelliği genomundaki relatif değişkenliktir. Bir çok farklı genotipi bulunduğundan dolayıdır ki, hastalığın ciddiyeti ve tedaviye verdikleri cevaplar önem kazanmaktadır. Kısaca, Hepatit-C virüsünün çok farklı genotipleri olduğundan, hastalığın seyri ve hastaların tedaviye verecekleri yanıtlarda farklılıklar göstermektedir. Bugün bilinen en az altı tane genotipi ve gene en az elli tanede alt-tipi (sub-type) bulunmaktadır. Örneğin, Amerika’da 1a ve 1b genotipi en sık görüleni (%75) olup, genotip iki ve üç, % 15 civarındadır. Hepatit-C virüsünün hangi genotip’e ait olduğunun da belirlenmesi, tedavi şeklinin seçimi için önemlidir. Çünkü, her genotip interferon (IFN) tedavisine cevap vermemektedir. Lavanta kürü uygulanırken, interferon tedavisinde gözlenen flu-like symptoms (subjektif semptomlar) denilen yan tesirleri gözlemek mümkün değildir.

Örneğin, interferon tedavisinde gözlenen başlıca yan tesirler iştahsızlık, sıtma nöbetleri, baş ağrısı, soğuk algınlığı şikayetleri, susama, mide bulantısı ve beraberinde kusma ve eklem ağrıları. Lavanta kürü uygulanırken her hangi bir yan tesir yaşamak mümkün değildir. Lavanta kürü öylesine etkilidir ki çok kısa zamanda sonuçlarını almak mümkün olmaktadır. Lavanta kürü ile kısa zamanda sonuç almanın arkasında karaciğer enfeksiyonuna karşı, biyokimyasal reaksiyon hızının çok yüksek değerde olması yatmaktadır.

Hepatit-C ye karşı genel ve yaygın bir aşı yoktur. Henüz olmayışının veya böyle bir aşının geliştirilmesinin zorluğunun arkasında, bu virüsün genomundaki relatif farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Bu konuda sizi en iyi aydınlatacak olan hekimdir. Bebeğini emziren anneden, emzirme yoluyla bu virüsün bebeğe geçmesi mümkün değildir. Hepatit-C virüsünü almış olanlara yapılan değişik testler vardır. Bu testlerin istenmesine hekim karar verecektir.

Hepatit-C ve Hepatit-B hastaları için enginar bulunmaz bir nimettir. Bu hastaların karaciğer metabolizmalarının sağlıklı ve dengeli bir şekilde çalışmasında enginarın katkısı öylesine önemlidir ki, onlara haftada bir-iki defa birer porsiyon enginar tüketmelerini adete alışkanlık haline getirmelerini tavsiye ederim. Eğer, Hepatit-B ve Hepatit-C den dolayı şikâyetler ortaya çıkmış ise, ve de karaciğer değerleri de yükselme göstermiş ise bu taktirde lavanta kürüne ilaveten haftada iki-üç defa birer porsiyon (yağsız olarak) enginar tüketimini kür olarak uygulamaları bulunmaz bir imkândır. Çok az suda tuzsuz ve yağsız olarak dilimlenmiş olarak pişirdiğiniz enginarın suyunu da özellikle içmek gerekir. Yağsız ve tuzsuz olarak tüketeceğiniz enginar, belki size yavan gelecektir. Ancak, unutmayınız ki bu sağlığınız için gereklidir.

Kara Hindiba

Posted by: doc.alican  /  Category: Kategorilenmemiş

Kara Hindiba

Kara Hindiba (Taraxacum officinale), Arslandişi ve Radika adlarıyla da tanınır.

Çimenliklerde rahatsız edici bir ot olarak görülen bitki, acı çeken insanlık için çok güçlü bir şifa kaynağıdır. Nisan ve Mayısta tüm tarla kıyılarında, çayırlarda ve çimenlerde çiçeklenir. Her yıl bu çiçek halısını büyük bir zevkle izleriz. Bu tür, sarı çiçekli, çok yıllık, süt taşıyan küçük bitkilerdir. Yapraklar rozet halinde tabanda toplanmış olup, kenarları derin loblu ve dişlidir.Rozet yaprakları bazı kentlerimizde ilkbaharda sebze olarak satılmaktadır.Bitki çok ıslak yerleri sevmez. Yapraklar çiğnenmeden önce, kökler, ilkbaharda veya sonbaharda, çiçek sapları ise, çiçeklenme sırasında toplanır. Bitkinin tümü şifalıdır. Ben her ilkbaharda bitkinin tümünü toplayarak salata yapmayı veya akşam yemeği olarak, haşlanmış patates ve haşlanmış yumurta ile karıştırarak hazırlamayı adet edindim (Referans1: M.Treben).

Yabani Hindiba (Cichorium intybus L.) 1 m’ye kadar yükselebilen çok yıllık otsu bir bitki olup, yaprakları parçalı ve tüylüdür. Çiçekleri açık mavi ve nadiren beyaz renklidir. Anadolu’da yaygın bir bitkidir. Özellikle boş tarlalarda ve yol kenarlarında yetişir. Inülin, uçucu yağ, acı maddeler ve glikozitler taşımaktadır. Kavrulmuş köklerinin toz elde edilmesiyle elde edilen ürün Avrupa’da kahve yerine kullanılmaktadır. Hindiba-i berri adıyla da bilinir (Referans2: T.Baytop). Hindiba’nın bir de sebze olarak kullanılan (Cichorium endivia L.-Compositae) türü vardır. Bu tür 50-100 cm boyunda, 1-2 yıllık, yaprakları parçalı ve tüysüz otsu bir bitkidir. Türkiye’de yabani olarak bulunmaz. Bahçe ve bostanlarda (İstanbul, Bursa) sebze olarak yetiştirilmektedir.Eskiden beri tedavide çok önemli bir drogdur. Dioscorides döneminden beri tedavi kitaplarında kayıtlıdır. İbn-i Sina bu bitkinin yapraklarının yıkanmadan ve soğuk su ile yapılan ekstrelerinin kullanılmasının gerektiğini savunan özel bir kitapçık hazırlamıştır. “Hindiba Risalesi” denilen bu kitapçıktan yazmalar İstanbul kütüphanelerinde bulunur. İslam inancına göre Hindiba yaprakları yıkanmadan yenilmelidir. Çünkü “Hindiba üzerine cennet çisintisinden damlar.”. Bostan Hindibası, , Frenk Salatası, ve Göynek adlarıyla da bilinir (Referans2: T.Baytop).

Kara Hindiba’nın en önemli iki özelliği, safra kesesi ve karaciğer hastalıklarında çok başarılı oluşudur.Tanınmış bir karaciğer uzmanı, bu bitki hakkındaki soruma yanıt olarak (Referans1: M.Treben), karaciğeri en olumlu etkileyebilen bitkinin hindiba olduğunu söylemişti. Günde yenilen 5-6 çiçek sapının, kronik karaciğer iltihaplarında ( sağ kürek kemiğinin altına kadar uzanan keskin sancılar ) hızlı bir iyileşme sağladığını artık çok iyi biliyorum (Referans1: M.Treben) . Bu saplar şeker hastalığına da iyi geliyor. Şeker hastaları bu saplardan günde 10 tane kadar, bitki çiçekli olduğu sürece yemelidirler. Saplar çiçekleri ile birlikte yıkandıktan sonra çiçekler koparılır ve saplar yavaş yavaş çiğnenerek yenir. Bunlar acımsı, gevrek ve suludur ve kıvırcık salatanın tadını andırırlar. Sık sık hastalanan ve kendilerini kötü hisseden kişiler, 14 günlük bir hindiba çiçek sapı kürü uygulamalıdırlar. Bu kürün etkisi sizi şaşırtacaktır. Ama bu saplar daha başka hastalıklarda da yardımcı olurlar. Deri kaşıntılarını, egzamaları ve temriyeleri iyileştirebilirler. Mide sıvılarını düzene sokar ve mide de birikmiş maddeleri temizler. Taze çiçek sapları ayrıca hiç ağrısız, safrakesesi taşlarını söker, karaciğer ve safrakesesinin çalışmalarını düzenler. Hindiba, içerdiği mineral tuzların yanı sıra, metabolizma hastalıklarına karşı çok önemli tedavi edici ve yapıcı maddeleri de içerir. Kan temizleyici etkisi sayesinde, romatizma ve gut hastalıklarında da yardımcı olur. Eğer taze çiçek sapı kürü 4 hafta sürdürülecek olursa, beze şişkinlikleri de yok olur. Sarılık ve dalak hastalıklarında da hindiba başarıyla kullanılır. Hindiba kökü, çiğ yenildiğinde veya kurutulup çay biçiminde kullanıldığında, kan temizleyici, sindirim kolaylaştırıcı, ter ve idrar söktürücü ve canlandırıcı etkilere sahiptir. Bu kökler kanı inceltir ve kanın koyu olması halinde başarıyla kullanılabilir. Eski bitki kitapları, hindiba yapraklarının ve köklerinin kaynatılarak, suyunun kozmetik olarak kullanıldığını yazıyorlar. Kadınlar gözlerini ve yüzlerini onunla yıkıyor ve böylece saf bir görünüm kazanabileceklerine inanıyorlardı. Bu bitki, kış dinlenmesine çekilen bitkilerden değildir ve yaprakları kar altında bile gelişir.

Her yıl ilkbaharda, hindiba çiçeklerinden, çok lezzetli sağlığa yararlı bir pekmez yaparım (Referans1: M.Treben). Annem günün birinde, önlüğünü hindiba çiçekleriyle doldurmuş bir kadına rastlamış ve şimdi anlatmak istediğim hindiba pekmezinin nasıl yapılacağını ondan öğrenmiş. Bal tadındadır ve içerdiği asitler nedeniyle gerçek balı yiyemeyen, örneğin böbrek hastalıkları, hindiba pekmezini rahatlıkla yiyebilirler. Bu değerli bitki eskiden beri çok önemli bir yere sahip olmasına rağmen ne yazık ki, pek çok kişi tarafından tanınmaz ve zararlı bir ot olarak bilinir. Bir tören sırasında bayrak taşıyan delikanlının yüzünün ergenlik sivilceleri yüzünden berbat bir durumda olduğunu gördüm (Referans1: M.Treben). Delikanlının annesine, ısırgan otunun ve hindibanın kan temizleyici özelliklerini anlatmaya çalıştım. Büyük kent insanı olmayan, kasabamızın yerlisi bu kadın, hindibayı tanımıyordu bile. Ona bu bitkileri tanıtmaya çalıştığımda (Referans1: M.Treben), sinirlenerek, oğlunun önüne böyle otlar koyamayacağını söyledi!

Kullanım Biçimleri :

Çay hazırlamak: Yarım tatlı kaşığı dolusu ince kıyılmış kara hindiba kökü, bir su bardağı dolusu suya akşamdan eklenir, ertesi sabah kaynama derecesine kadar ısıtılır ve süzülür. Bu çay, kahvaltıdan yarım saat önceye ve yarım saat sonraya bölünerek, yudum yudum içilir.

Bitki salatası: Taze bitkinin köklerinden ve yapraklarından hazırlanır.

Çiçek sapları: Çiçekleriyle birlikte yıkanan kara hindiba sapları, çiçeklerinden ayrılarak, günde 5-10 tane yenebilir.

Hindiba Pekmezi : İki avuç dolusu kara hindiba çiçeği bir litre soğuk suya eklenir ve hafif ateşte kaynamaya bırakılır. Taşmak üzereyken ocaktan indirilir ve sabaha kadar bekletilir. Ertesi gün hepsi bir süzgece boşaltılır ve çiçekler iyice sıkılır. Bu suyun içine bir kilo şeker eritilir ve ince dilimler halinde yarım limon eklenir. ( limon suyu da sıkılabilir ). Daha fazla limon pekmezi ekşitebilir ! Tencere kapaksız olarak ocağa konur. Vitaminlerin yitirilmemesi için, ısının çok düşük olması gerekir. Fazla sıvı böylece, kaynamaya gerek kalmadan buharlaşır. Elde edilen kütle bir veya iki kere soğumaya bırakılarak, pekmezin en iyi kıyama gelmesi sağlanır. Uzun süre beklediğinde şekerlenmemesi için, yoğunluğunun fazla olmaması gerekir. Ama ince de olmamalıdır, yoksa bir süre sonra ekşimeye başlar. Kahvaltı ekmeğine sürülebilecek kıvamda, çok lezzetli ve ağdalı bir pekmez olmalıdır.

Isırgan otu

Posted by: doc.alican  /  Category: Şifalı Bitkiler

Isırgan otu

Vücutta hücre yenilenmesini sağlayan ısırgan otu; alyuvar yapımını artırıyor. Yaprak ve sürgünleri salata şeklinde veya pişirilerek yenildiğinde, kansere karşı etkili oluyor.

Isırgan otu, birçok rahatsızlığa iyi gelen ve sonbahardan ilkbaharın sonuna kadar bahçelerde bol miktarda yetişen bir ottur. Isırgan otunun genellikle yaygın olan 2 türü, tedavi amaçlı kullanılıyor. Büyük ısırgan otu ve küçük ısırgan otu. Yaprak, tohum ve kökün içerdiği etkin maddeler arasında farklılıklar bulunuyor. Yaprak çayının başlıca özellikleri olarak, idrar artırıcı, ödem çözücü, kan temizleyici, kan yaptırıcı, iltihap giderici, demir eksikliğini giderici ve organizmayı uyarıcı nitelikleri sıralanabilir.

Temel niteliklerden dolayı romatizma ve gut, romatizmal eklem deformasyonları, böbrek ve idrar yolları iltihabı, teşhis edilemeyen şiddetli baş ağrıları, prostat büyümesi, mide ve bağırsak ülseri, böbrek ve safrakesesi taşı, güçsüzlük ve bitkinlik halleri, kansızlık ve alyuvarlar eksikliği, demir eksikliği, tüm alerjik rahatsızlıklar (bahar nezlesi dahil), egzama, ergenlik sivilceleri ve fistüllere karışı etkili oluyor. Bu hastalıklara karşı uygulanacak yaprak çayı tedavisi, 2-4 hafta süreli kürler halinde uygulanabilir.

Bu süre içinde, günde 2-4 bardak bitki çayı, tatlandırılmadan, öğün aralarında, sıcakken içilebilir. Ağır kalp ve böbrek hastalığından kaynaklanan ödemlere karşı kullanılmadan önce doktora danışılmalıdır. Kökler, eğer istenirse her zaman yaprakla karıştırılarak kullanılabilir. Ama öncelikle, prostat büyümesine karşı, uygulanan tıbbi tedaviyi destekleyici olarak çok etkili olur. Ayrıca, yalnız veya yaprakla birlikte hazırlanan kaynama suyuyla baş yıkandığında, saç dökülmesi durur, saçlar parlaklık kazanır, kepeklenme sona erer.

UYARICI VE GÜÇLENDİRİCİ

Tohumlar, öncelikle organizmayı uyarıcı, güçlendirici ve savunma gücünü artırıcı özelliklere sahip olduğu için, yaşlılarda güçlendirici amaçlı olarak kullanılabilir. Yeşil ısırgan otu, sapın dibinden kesilerek, romatizma, gut, eklem deformasyonu, siyatik ve lumbagoya karşı, doğrudan hasta bölgeye sürülerek de kullanılabilir. Bitkinin yakıcı tüylerinin deriyi tahriş etmesiyle, uzun süreli, rahatlatıcı bir sıcaklık oluşur ve ağrı diner.

Isırganotu tedavisi egzema ve pek çok allerjik kökenli hastalıkta etkili olabilir.

Isırgan yaprağının (La. Folium Urticae) bileşiminde potasyum tuzları, demir, organik asitler (formik asit), histamin, asetilkolin, flavon ve C vitamini bulunur. Bu bitkinin deride oluşturduğu yakıcı etkinin ise, tüylerinde bulunan histamin ve asetilkolin etkisiyle oluştuğu bilinmektedir.

Isırganotu tohumlarının, organizmayı uyarıcı,güçlendirici ve savunma sistemlerini destekleyici özellikleri bulunmaktadır. Isırganotu tedavisi ısırgan çayının içilmesi ve haricen tedavi olmak üzere iki şekilde uygulanabilmektedir.

İçerdiği maddeler nedeniyle ısırganotu egzema, alerjik rahatsızlıklar (saman nezlesi dahil) ve ergenlik sivilcelerinde başarıyla kullanılabilir.

Kullanım şekli:

Yaprak çayı:
Yarım veya bir tatlı kaşığı ince kıyılmış ısırganotu,orta boy bir su bardağı dolusu kaynar derecede sıcak suyla haşlanır. Üstü kapalı olarak 5-10 dakika demlendikten sonra süzülür. Günde 2-4 bardak taze demlenmiş çay içilir.

Kök çayı: bir tatlı kaşığı ince kıyılmış kök,bir su bardağı dolusu soğuk suya eklenir. Hafif ısıda kaynama derecesine getirilir.4-5 dakika kaynadıktan sonra 5-10 dakika demlendirilir ve süzülür. Günde 3 bardak taze demlenmiş çay soğultulmadan içilir.

Yaprak ve kök çayı tedavisinin 2-4 haftalık kürler biçiminde uygulanması gerekir. Bu süre içinde günde 2-4 bardak taze demlenmiş ısırganotu çayı (%2-5′lik yaprak infusyonu ya da %3-4′lük kök dekeksiyonu ölçülerinde hazırlanabilir),aç karnına veya öğün aralarında ,soğultulmadan ve tatlandırılmadan içilir. Isırganotu yaprak çayının tadını beğenmeyen kişiler, biraz nane kekik veya civanperçemi ekleyerek yeni lezzetler oluşturabilirler.

Köklerin yalnız başına veya yaprakla birlikte hazırlanan kaynama suyuyla baş yıkandığında ve kafa derisine friksiyon yapıldığında, saç dökülmesi sona erer. Saçlar yoğunluk ve parlaklık kazanır. Kepeklenme sona erer.

Yan etki:

Isırgan otunun bilinen hiçbir yan etkisi yoktur.

Feleğen (Reyhanotu)

Posted by: doc.alican  /  Category: Şifalı Bitkiler

Feleğen (Reyhanotu)

Fesleğen (Ocimum basilicum), Reyhan olarak da bilinir, ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından tek yıllık ve genellikle ılıman bölgelerde yetişen bir bitki türü.

Yemeklerde kullanılmak üzere tarımı yapılan fesleğenin kökeni Asya’nın dönenceler arasında kalan bölgelerine dayansa da, günümüzde yeryüzünün öteki ılıman bölgelerine de yayılmıştır.

Yetişkin fesleğenlerin boyları genellikle 20 ile 60 cm arasında değişir. Renkleri açık yeşilden koyu yeşile kadar değişen yaprakları yumuşak olup, 1-5 cm arasında uzunlukta ve 1-3 cm arasında genişlikte olurlar. Soğuğa karşı çok duyarlı olan fesleğen bitkisi, en çok sıcak, kuru ortamları sever.

Toplama/kurutma: Çiçeklenme aşamasında yapraklar ve çiçekli bölümler toplanır, gölge ve havadar bir yerde kurumaya bırakılır. Daha sonra ince kıyılır ve hava almayan kaplarda saklanır.

Ama saksıda yetiştirilen bitkinin taze yaprakları her zaman kullanılabilir.

Bileşim: Linalool, ve Methylchavicol içerikli eterli uçucu yağ, Cineol, tanen ve flavonlar.

Etkileri: Yatıştırıcı, gaz söktürücü, mideyi rahatlatıcı, sindirimi uyarıcı

Kullanım alanları: Fesleğen öncelikle sindirim sistemini ve sinir sistemini olumlu etkiler; şişkinlik, mide krampı, kolikler ve sindirim problemleri kullanım alanıdır. Mide bulantısını yatıştırır ve bağırsak parazitlerini öldürebilir.

Yatıştırıcı etkisi sayesinde, sinirlilik, depresyon, gerginlik ve uykusuzluk durumlarında yardımcı olur. Epilepsi, migren ve boğmacaya karşı da denenmelidir. Geleneksel olarak, anne sütünü arttırmada kullanılır.

Bitki özsuyu, sinek ve böcek ısırıklarının tedavisinde doğrudan ısırılan bölgeye sürülerek kullanılır. Fesleğen ayrıca antibakteriyel özelliğe de sahiptir.

Fesleğenin lezzetli bir baharat olarak her mutfakta bulunması gereği de anımsanmalıdır.

Kullanım biçimi: Yarım veya bir tatlı kaşığı ince kıyılmış fesleğen, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar derecede sıcak suyla haşlanır, üstü kapalı olarak 10-15 dakika demlendikten sonra süzülür. Günde 2-3 bardak içilebilir.

Fesleğen, genellikle tıpta ve aynı zamanda yemeklik maksadıyla da kullanılır. Özellikle Fransa’da tüylü olarak 3 fut (90,4cm “1 fut = 30,4cm”dir) yüksekliğinde yetişir. Dalı, yayvan ve dörtgen biçimindedir, çiçekleri beyaz, yapraklar halka biçiminde dizilmiş sarmal şekildedir, üst tarafı toparlak ve gergin dallıdır. Yaprakların altı gri-yeşil ve siyah noktalı yağ hücreleri vardır. 1inç uzunluğunda ve 1/3inç genişliğindedir. Dokunulduğunda serinlik ve yumuşaklık hissi verir.

Farklı büyüklüklerde birkaç değişik şekilleri vardır. Yaprakları kokulu ve renklidir. Fesleğenin yaprakları çoğunlukla koyu yeşil renktedir. Kıvrık yapraklıdır ve çiçeklerinin kısa iğneleri vardır, kısa yapraklıdır ve kokusu rezeneye benzer.

Kimyasal Maddeler

Fesleğenler, farklı çeşitlerde olduğu gibi kokuları da farklıdır. Çünkü bu şifalı ot, diğerlerine oranla farklı bir sayıda temel yağlar içerir. Tatlı Reyhan’ın, eugenolden gelen güçlü bir karanfil kokusu vardır. Bu kimyasalın kokusu aynı karanfile benzer. Bu narenciyenin kokusu, limonlu reyhan ve misket limonuna benzer. Afrikan mavisi reyhanda keskin bir nane kokusu vardır. Çünkü içerisinde yüksek oranda camphene ve nane ruhu vardır. Meyan fesleğeni anethol içerir ve aynı meyanda bulunan anason kimyasalın verdiği meyanın kokusuna benzer. Ve bu sebeple kimi zaman fesleğene, anason fesleğeni de denilir.

Birçok fesleğeni kokusuyla birbirinden ayıran, oluşumunda yardımcı diğer kimyasal maddeler ve her bir fesleğen türüne özgü olan içeriği :

• cinnamate (tarçınla aynıdır)

• citronellol (citronella, sardunyalar ve güller)

• geraniol (sardunyadaki gibi)

• linalool (bir çiçek kokusu aynı zamanda kişnişteki koku)

• methyl chavicol (tarhunun verdiği koku)

• myrcene (defne ağacı, myrcia)

• pinene ( adı üstünde, kimyasal olarak çam yağının verdiği koku)

• ocimene

• ocimene

• terpineol

Sağlık sorunları bakımından fesleğen, rezene ve tarhun gibi, diğer aromatik bitkilere benzer. İçerdiği Estragole’nin fare ve sıçanlarda kanserojen ve teratogen olarak etkileri biliniyor. Şimdilerde insanlar üzerindeki etkileri, kemirgenler üzerinde 100 – 1000 arasında deney yapılarak, normal olan ve beklenen sonuç alındı. fesleğenin, kanser riskini azalttığı keşfedildi.

Fesleğen, ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından Ocimum cinsini oluşturan tek yıllık ve genellikle ılıman bölgelerde yetişen bir bitki türleri.

Yemeklerde kullanılmak üzere tarımı yapılan fesleğenin kökeni Asya’nın dönenceler arasında kalan bölgelerine dayansa da, günümüzde yeryüzünün öteki ılıman bölgelerine de yayılmıştır.

Yetişkin fesleğenlerin boyları genellikle 20 ile 60 cm arasında değişir. Renkleri açık yeşilden koyu yeşile kadar değişen yaprakları yumuşak olup, bir ile beş cm arasında uzunlukta ve bir ile üç cm arasında genişlikte olurlar. Soğuğa karşı çok duyarlı olan fesleğen bitkisi, en çok sıcak, kuru ortamları sever.

Fesleğenin yemeklerde kullanımı

Kurutulmuş fesleğen

Hem taze, hem de kurutularak kullanılan fesleğen, pişirilerek ya da çiğ yenilen yemeklerde yaygın olarak kullanılır. Kendisi pişirildiğinde tadını çabuk yitirdiği için, genellikle yemeklere son anda katılır.

Türk yemeklerinde yaygın olarak kullanılan fesleğen, öteki Akdeniz ülkelerinin ve kökeninin dayandığı güney, güneydoğu Asya ülkelerinin (özellikle de Tayland) yemeklerinde de önemli yer tutar.

Uyarı: Fesleğenin bilinen herhangi bir yan etkisi yoktur, ama bitkinin eterli yağı içten kullanılmaz.

Gizlilik Politikası